







| Ya Sultan Melikşah olacaksın ya da Hasan Sabbah |
|
|
|
| Perşembe, 15 Ocak 2009 01:12 | ||
|
Celaleddin-i Rumi anlattı bana hikayeyi; ezel den beri sen ve senin gibiler doğduğunda ne olduğunu, sen ve senin gibiler doğdunuz ve gözleriniz için iki sancak dikildi yeryüzüne, biri siyah biri beyaz… iki sancak gözleriniz ve ruhunuz için… seçmen istendi ikisinden birini… ve olmadığı ve olamayacağı söylendi üçüncü bir rengin… iki sancak… biri siyah biri beyaz…Hayata başlamak için birini seçmen gerekiyor… öyleyse seçeceksin ya siyahı ya beyazı…iki yol var önünde, üçüncüsü yok. Ya sultan Melikşah olmayı seçeceksin ya da Hasan Sabbah olmayı seçeceksin…ya sıfatlara boğulacaksın ya da isminden bile soyunacaksın…
Yağma yok öyle, hem isyanın tadını eritmeye çalışacaksın dudaklarında, hem de iktidarın envai çeşit lezzeti gezecek damağında, yok öyle yağma, hayatın lezzetlerinden faydalanıp külfetlerine sırt dönmek yok kolayca, hem isyanın onuru hem de iktidarın kibiri durmaz aynı yerde, yağma yok bu alemde… Ya sultan Melikşah olacaksın ya da Hasan Sabbah… Ya iktidara sürüneceksin, ya da isyana kanat açacaksın… Ya sultaya hüküm giyeceksin, ya da sadece kendine hükmedeceksin… Ya bütün bir Selçuklu mülkünde mutsuz olacaksın ya da Alamut Kalesi’nde hür ve bağımsız… Ya baş vezir Nizamülmülk olacak dostun, ya da Ömer Hayyam’ı dost bilecekler sana… Ya sarayın ışıltıları içinde salınan yüzlerce güzel cariyenin ortasında aşksız bir ruhun sancılarıyla kıvranacaksın, ya da Alamut’un koridorlarında sadeliğin en görkemli bestesi gibi dolaşan güzeller güzeli Meryem’in aşkından başkasını bilmeye tenezzül etmeyeceksin… Ya acıdan kaçmayı mutluluk zannedeceksin, ya da hayatın bir lutfu, kaderin cömert bir teveccühü kabul edeceksin… Mecbursun seçeceksin…seçeceksin…yoksa hayat başlamayacak, olmayacaksın yoksa…seçeceksin…varım diyebilmek için, yaşadım diyebilmek için, kanıtladım diyebilmek için…mecbursun seçmeye… Ya onlarca sarayın ipek halıları, gümüş işlemeli sedirleri, tatları kağıda kaleme gelmez nimetleri, birbirinden güzel cariyeleri, aşılmaz silahlı muhafızları arasında evsiz, metruk, aşksız, kelamsız ve korunaksız kalacaksın, ya da sarayın altın işlemelerini sevdiğin kadının gözlerinin ışıltısında, isyanı gülümsemelerinde, emniyeti sevgiyle ısıtan bakışlarında, kudreti sana verdiği aşkta bulacaksın…Mecbursun, seçeceksin… Ya Selçuklu hükümdarı Melikşah olacaksın, ya da Alamut’un Kartal Yuvası’nın konuğu Hasan Sabbah.. Ya sabahları korkak ve ürkek hizmetkârların ayak sesleriyle uyanacaksın, ya da gün ışığına kartal çığlıkları eşliğinde şahitlik edeceksin… Ya kılıçların ucuyla gösterilen olacaksın, ya da baktığı yere kılıç uçlarının baktığı olacaksın… Ya korkak ve şüpheci bakacaksın hayata, ya da mağrur ve kederli… Seçeceksin…seçeceksin…ve başlayacak hayat… Şu metropolün sokaklarında başın dik yürümek istiyorsan , eğlencelerle dolu bir saray yerine, bir kıyı kahvesinde güneşin batışını seyretmeyi arzuluyorsan, er meydanına yüzlerce korumanın gölgesi altında değil, tek başına ve yalın kılıç çıkmanın yakıcı lezzetini arıyorsan, sürekli duvarların arkasında olmanın rehaveti değil, “sehpa” ya en yakın yerde durmanın şehvetini tatmaya cesaretin varsa, “saray”a sırtını dönecek ve Alamut’un kalbine inşa edeceksin..Böylece seçmenin aynı zamanda cüret etmek olduğunu öğreneceksin… Ahlaklı olmak, sadık olmak, adanmış olmak, birinci meselen olmayacak, en büyük meselenin cüret etmek olduğunu bileceksin …cüret edeceksin…ve seveceksin bir kadını… “Alamut”tan, o eşsiz ve muhteşem kartal yuvasının en yüksek kulesinden uçurumlara bakarken duymadığın ürpertiyi, o kadının gözlerine baktığında duyacaksın… Binlerce dehliziyle her geçen gün seni biraz daha şaşırtan “Alamut”tan daha çok şaşırtacak seni, o kadının kelimelerinin labirentlerinde kaybolmak… Gecenin soğuğunda elini göğe doğru uzatıp Ay’ı avuçlarının içine aldığında kesilmeyen soluğun, onun saçlarına dokunduğunda bir daha hiç gelmemek üzere gidiyormuşçasına terk edecek seni…seveceksin tek sıfatı biriciklik olan bir kadını… Gecenin karanlığında kılıçların parıltısı dışında hiçbir parıltıya kanmayan fedailerin varisi olacaksın ve bir kadının kahkahalarındaki parıltıdan başkasına yüz vermeyeceksin… Seveceksin bir kadını çok seveceksin, zalimi ininde basan intihar saldırısını kendine ad yapan Alamut fedailerini hatırlayacaksın ve o kadının ruhuna kendi ismini gömerek, onun sevdasını hak etmeyi kendine ad yapacaksın… Mecbursun, seçeceksin…ya Sultan Melikşah olacaksın, ya da dağın şeyhi Hasan Sabbah… Ya Nizamülmülk’ün kuru sözlerine yarenlik edeceksin, ya da Ömer Hayyam’ın coşkun dizelerine yar olacaksın… Ya binlerce kalenin ortasında şaşkın olacaksın, ya da Alamut kalesinin içinde karalı… Öğreneceksin, cüret edeceksin, kendin olmaya kast edeceksin ve seçeceksin… Ya yüzlerce kadının bakışı senin üstünde olacak, ama sen iktidara bakmak dışındaki melekelerini kaybedeceksin, ya da bir kadının gözlerine bakarak dünyanın bütün hükümetlerini tek bir kalemde düşeceksin… Ya zaferlerin ortasında aşksız kalacaksın, ya da aşkın zaferlerle başının hoş olmadığını unutmayacaksın…seçeceksin… Ya Sultan Melikşah olacaksın ya da dağın şeyhi Hasan Sabbah… Ya iktidara sürüneceksin, ya da isyana kanatlanacaksın…Ya bütün Selçuklu mülkünde mutsuz, şaşkın ve ruhsuz olacaksın, ya da Alamut kalesinde hür, bağımsız ve asi…seçeceksin… Ya aşk nedir bilmediğin için bir asır hayat sürsen bile hiç yaşamamış gibi aciz olacaksın, ya da aşkı bilerek tek bir bakış için bütün bir hayatı tek bir ana sığdıracak kadar kudretli… Ya Sultan Melikşah olacaksın ya da Şeyhülcebel Hasan Sabbah… *Bu yazı Retina Dergisinin 18. sayısından alınmıştır.
|
||
| Son Güncelleme ( Çarşamba, 23 Aralık 2009 19:19 ) | ||