geribesleme

Alan Warde

Alan Warde

"Kavramaya çalıştığım dünya (...) insanların, bir şeyi istediklerinin sandıkları ve onu elde ettikten sonra da, endişe içine düşerek aslında bunu sandıkları kadar -veya hiç- istemediklerini, ancak şimdi farkına vardıkları başka bir şeyin gerçekten istedikleri şey olduğunu düşündükleri bir dünyadır."
Konum: Anasayfa
  • narrow screen
  • wide screen
  • Increase font size
  • Default font size
  • Decrease font size
  • default color
  • blue color
  • green color
Siyaset ve Nevroz Üstüne PDF Yazdır e-Posta
Çarşamba, 21 Ocak 2009 17:02
Siyaset ve Nevroz

“Kimi sosyologlar… ruhbilimin teknik yönlerine hiç aldırış etmeden bu konuda bir takım ruhbilimsel kurgulara dalıp gidiyorlar.” - Talcott Parsons-

 Arthur Koestler, Siyasal Nevrozlar* adlı denemesinde nevroz kavramını siyasete aktarıyor. Kendisinin orada kullandığı yöntem analoji yöntemidir.”Siyasal Nevrotik”lerden söz ediyor, en başta “En azından tıpkı cinsel libido gibi komplekslerle dolu olup bastırılmış, saptırılmış bir libido”dan. Burada temeldeki varsayım, Freud’un bireyin kendi dünyası ve kendi içindeki itici güçlerinin dünyasını açıklamak için ortaya attığı kategorilerin bu dünyaya benzeyen, ama ondan bağımsız bir dünyaya aktarılabileceği varsayımıdır. “Siyasal içgüdü” veya “siyasal bilinçaltı” gibi sözler bunu belli ediyor..

Psikanalizin kendisi otuz yıldan beri siyasal fenomenleri anlamaya çalışmıştır. Tam da Koestler’in bilinçaltı ruhbilimiyle ilgili bildirisinin meydana koyduğu kitle hareketlerini konu edinmiştir.

Koestler’in psikanaliz dilindeki kavramlarla tanışmış olsa bile, analitik bir sosyal psikolojiyle ilgili son çabalarla tanışmamış olması, bilimin kaderindeki işbölümünün kabahatidir. Sosyal psikolojinin başlangıcında Freud’un o olağanüstü makaleleri yer alır. “Kitle Psikolojisi ve Ben Analizi, 1921”. O burada Le Bon’un ve Mac Dougall’ın kitle psikolojisine yönelik bilinen gözlemlerini bireyin içgüdüsel dinamiğinden türetmeye çalışmış, kitle psikolojisi kavramında gizli büyüyü böylece söküp atmıştır. Bu psikolojideki semptomlar kendine özgü esrarengiz bir kolektif varlığın semptomları olmayıp, kitledeki her bireyin başına gelen olaylara, yani Baba figürüyle özdeşleşme olayına dayanmaktadır. Hep karanlık olarak ifade edile gelen “kitle hipnozu” deyimini Freud ciddiyetle ele almış, kitlelerin hipnoza benzer davranış biçimlerini kitleyle bir ve bütünleşenlerin içgüdüsel yaşamından yola çıkarak geliştirilmiştir. Freud’un teorisi böyle yola çıkmakla, kitlenin ancak insanların atomlaşması ve yabancılaşması varsayımına dayalı olarak oluştuğu toplumsal bir duruma ağırlık kazandırdı.

Bu arada psikanalizciler arasında dallanıp budaklanan tartışmalar da Freud’un yazısına katılıyordu. Emprik sosyal araştırmalar da daha 1920’li yılların sonundan beri kendi kitle psikolojisinin kavramlarını kullanıyordu. Ben de, izin verirseniz, bizim Sosyal Araştırmalar Enstitümüzün çalışmalarına değinmek istiyorum. Bu enstitüye Belsen’de kazaya uğrayıp ölen Karl Landauer yönetiminde bir psikanaliz bölümü baştan beri katılmış bulunuyor. Max Horkheimer’in düzenleyip yayınladığı “Aile ve Otorite Üstüne İncelemeler”¹ adlı toplu eserde de, otoriteyle ilgili davranışların bilinçaltı mekanizmaları geniş bir malzeme çerçevesinde ilk olarak sosyal dinamikle bağlantılı biçimde ele alındı. Enstitümüzün Amerika’daki çalışmaları, bu amaç doğrultusunda daha da ileriye götürüldü. “Otoriter Kişilik”² , siyasal ideolojiler ile karakterolojik yapılar arasındaki sistemli korelasyonları irdeledi. Ve 1950’de yayınlanan kitap Amerika’da bugün bile tahmin edilemeyecek kadar yayınlara önayak oldu.

Koestler’in tezleri ile 20–30 yıldan beri sürdürülen bilimsel çabalar arasındaki farklılık, siyasal nevrozların, kendi başına birer hastalık olarak görülmeyip, ama bireyin içgüdüsel yapısı ve psikolojisiyle işlevsel biçimde bağlantılı olarak görülmesidir. Ne var ki bu farklılık, temelde hemfikir olunan olayların incelikli yorumlanışıyla ilgili düpedüz akademik bir ayrım değil, meselenin merkezine yöneliktir. Kavramları bir kez, anlamları gereği ait oldukları teoriden söküp çıkarırsak ve sağduyu denen o düzeye indirgeyecek olursak, anlamlarını yitirdikleri gibi, önceden gördükleri işlevleri de göremez olurlar.

Koestler’in makalesini ele alırsak, insanın ilkin, aslında siyasal libido’nun ne anlama geldiğini sorası geliyor. Çünkü bir başka soru da siyasal çaptaki içine-atma(verdrangung) mekanizmalarının nasıl açıklandığı sorusu ki Koestler bu mekanizmalar için, içe-atma veya bastırma kavramının psikolojideki kesin anlamına bağlı kalmazsak etkileyici bir örnek vermektedir: Almanya’da suç nasıl içe-atılır gibilerden… Koestler siyasal libido’yu tam da şöyle tanımlıyor. Bireyin bütün parçası olmak, bir topluluk içinde, onun içinde erimek, şöyle ya da böyle bu topluluğa ait olma ihtiyacı… Bu türden lâfzî tanımlamalarla işin altından kalkmanın mümkün olduğu pek görülmemiştir. Koestler’in nitelendirdiği olgu aslında analitik bir sosyal psikolojinin başa çıkması gereken bir sorundur ve çözümünü de getirmemektedir. Yoksa Koestler, sahiden de Mc Dougall’in Freud-öncesi o çoğulcu içgüdü öğretisine mi dönmek istiyor, yani başka bir sürü (çoğu da uydurma) içgüdüler yanında bu içgüdüler cetvelindekilerin kökeni ve ilişkileri konusunda kafa yormadan bir de “sosyal içgüdü”den, söz eden öğretiye? “Bir yere ait olmak” sahiden de bu denli kendi kendine anlaşılabilir bir nitelik mi? Totaliter bir ideolojinin psikolojik köklerini ortaya çıkarmak istediğimizde, bu kavramın daha önceden peşine düşmek zorunda değil miyiz?

Ne var ki Koestler, betimleme ile açıklamayı birbirine karıştırarak siyasal’ın anlamını mutlak bir konuma oturtuyor, böylelikle totaliter nitelikli bir aldatmaca ya da göz boyamanın yalnız ruhbilimsel değil, daha da önemlisi toplumsal bir düzeyde ortaya çıkışını da gözden kaçırmış oluyor. Asıl psikanalitik teori anlamında düşünürsek, Koestler’in bir grup içinde olmakla şaşmaz biçimde özdeş saydığı karakteristik olaylar geniş ölçüde kolektif narsizm türündendir. İğdiş-etme kompleksine dayanan ve Numberg’in ortaya attığı kavram ile Koestleri’in pek tanışmadığı belli. Bu komplekse dayanan Ben-İktidarsızlığının aradığı bir şey var: Her şeye muktedir, kibirli ve şişirme ama bu arada kendi zayıf Ben’ine de derinden benzeyen kolektif bir yapı çerçevesinde dengeye kavuşmak. Sayısız birçok bireyde cisimleşen bu dengelenme eğilimi kolektif bir kuvvet durumunu alır ve bu kuvvetin boyutları şimdiye değin doğru dürüst tahmin de edilememiştir. Ama bu kuvvet kendine özgü bir “siyasal nevroz”un ifadesi değildir, onun ruhbilimsel kökleri insanın yaşadığı ben-tatminini yitirmesinde yatıyor.

Koestler’in doğaçlama yöntemi ağır sonuçlar doğuran yanlış yargılara yol açmaktadır. Çünkü kolektif narsizm hiçbir zaman öyle “gerçeklik karşısında ne pahasına olursa olsun yoldan kaçmak” anlamına gelmez. Narsizmle bağdaşmadığı sürece belirli siyasal gerçeklerin içe-atılmaya mahkûm olduklarını Koestler ne denli doğru olarak gözlemliyorsa, kolektif narsizmin “Gerçeklik İlkesi” ile pekiyi geçinir olması da o denli gözünden kaçıyor. Totalitarizm kuyruklarının optikleri hiç kukusuz birçok yönde eğri büğrü bile olsa, bunu gerçekdışı olarak nitelemek çok safça olur. Narsizmin ruhbilimindeki anlamı şudur: Kendi Ben’ini, başka insanlara karşı duyulan sevgiyle değil, libido-ağırlıklı niteliklerle yüklemek. Her bireyin pişip sertleşmesine, kendi varlığını sürdürme yolundaki çıplak iradesine prim veren toplum mekanizması böyle bir yükleme aygıtının kuşkusuz ki en son nedeni değildir. Kolektif narsizmi güdümleyen hedefler, Ben’le kaynaşma yetenekleri ölçüsünde rasyonel amaçlarla ve verilen koşulların içinde derinlemesine nüfuz gücüyle iyice bağdaşırlar. Bugün Almanya ve Fransa’da yaşayan ve Koestler’in siyasal nevroza klasik birer örnek olarak gösterdiği ideolojiler, bu ideolojileri paylaşanların somut çıkarlarıyla baştan aşağı uyum içindedirler. Böylesine bir narsizm en üst düzeydeki anlamıyla siyasal çerçevede ruhbilimsel olduğu kadar irrasyoneldir de. Bu narsizmin içinde kendini yok edici bir moment yatmaktadır, ama bu, artık narsizmin içinde zorla oluştuğu bir dünya düzeninin momenti değildir. Hitler, yaşadığı dönemin Avrupa’sını Milletler Cemiyeti’ndeki o, insanın sağduyusuna birbiri ardına bir yığın aptallar üreten devlet adamlarından daha “gerçekçi” olarak görmedi mi? Benlik ile ilgili çıkarların totaliter sistemlerde acımasızca egemen oluşu, araçların seçiminde karşıtlarından çok daha üstün olan ve gözü varmak istediği amaçtan başka hiçbir şeyi görmeyen bir çeşit rasyonelliği doğurtmaktadır. Totaliter psikoloji kendisi gibi kafadan sakat insanlar üreten toplumsal bir gerçekliğe rüçhan hakkı tanımaktadır. Ama sakatlık, bu sakatlığa uğrayan insanların o insan ötesi güce sahip gerçekliğin ajanları gibi iş görmelerinde yatıyor. Öyle ki bu insanların psikolojileri bu ajan eğilimlere has bir geçiş istasyonu rolü oynuyor. Nesnel toplum yasalarına dayanan bir teorinin bir çılgınlık sistemi haline gelebilmesi, kimseyi toplumun dış görünümüyle yetinen ve psikolojik çerçevede bundan sonrasını bile beceremeyen bir psikolojizme, her şeyi ruhbilimine indirgeme tutkusuna itmemelidir.”Siyasal nevroz” yoktur, ama ruhsal yozlaşmalar siyasal davranışı, bu davranışlardaki yozlaşmaları tamamıyla açıklamaksızın etkilemektedir. Bu tutum, “yaşamın anlamını aramak” ve insanları sıkıntıya boğan koşulları adamakıllı soyut bir tarzda sulandırmaktan çok, teknolojik işsizlik gibi iyice somut sıkıntılı durumlarda yatıyor, üretim araçlarının ve farklı ülkelerdeki hammaddeler üzerindeki mülkiyetin durumuyla, hayatla kendi gücüyle baş edebilmenin ekonomik imansızlıklarıyla ilgili uzlaşmazlıklarda yatıyor. Bu öyle bir imkânsızlık ki bireyleri şeytanca bir “rasyonellik” altında farklı simgeler yönünde kitle hareketlerine sürüklüyor.

Sözünü ettiğim sosyal psikolojik incelemeler, elbette ki tipik ruhbilimsel karmaşıklıklar ile siyasal tutum arasındaki bağımdaşlıkları da ele verdi. “Otorite bağımlısı karakterler”, çocukluk yaşantılarının baskısı altında özerk bir Ben kristalleştirmekten geri kalan kişiler totaliter ideolojilere, özellikle yatkındırlar. Koestler’in görüşleriyle taban tabana zıt olan başka bir sonuç da tartışılanı ayacak kadar besbellidir. Otorite karakterler başka karakterlerden hiçbir zaman daha “nevrotik” değiller. Bu insanlardaki özel ruh bilimsel bozukluklardan söz etmek istersek, bunlar –ki bunu da olağanüstü bir ihtiyatla ileri sürmek lazım- Psikoz, özellikle Paranoya alanına giriyor. Oysa tipik nevrotik uyumsuzluklara daha çok karşıt tipin içinde rastlanıyor. “Kitle psikozu”ndan ve “kitle çılgınlığı”ndan söz eden laubali anlatım gibi, anlaşıldığı kadarıyla olgulara siyasal nevroz teorisinden daha yakın düşüyor. Ayrıca şu da yanlış ; ruhbilimsel olarak totaliter sistemlere eğilimli olanları, çoğu zaman yapıldığı gibi, psikotik veya akıl hastası diye düşünmek de yanlış. Kendilerini sattıkları kolektif hayaller ve çılgınlık sistemi –ki Koestler’in katkısı bu sistemin fenomenolojisiyle ilgilidir- Ernst Simmel ‘in görüşlerine göre, öyle anlaşılıyor ki bireyleri açık ve belirsiz bir psikozdan koruyor, yanikapalı, önü tıkanmış bir çılgınlık onlara başka alanlarda “daha gerçekçi” davranma iznini vermekte… Acı ve tutkudan kaynaklanan moment onlarda daha çok bu gerçeklikte belli ediyor kendini, yani onları bir nevrotik’in düştüğü bunalımlardan alı koyan bir çeşit soğukluk ve iştahsızlık ya da duyumsamazlık halinde. Nevroz onlarda sanki önceden bir sonuca bağlanmıştır, dünyaya karşı baştan sona umursamaz bir tavır içindedirler. Eğer Koestler’in dediği gibi, deneyimlerden bir şeyler kapmaya yetenekleri yoksa, bu onların aslında deneyime giremeyecek kadar şey’leşmiş olmalarından ileri geliyor. Totalitarizm öcüsünü en doğal biçimiyle temsil eden polis şefi nevrotik olmaya varıncaya kadar daha pek çok şeydir. Bunların yerine belki de, Franz Alexander’in ortaya attığı karakter nevrozu kavramına paralel olarak, asıl totaliter insan tipi anlamında, psikotik karakterlerden söz etmek lazım. Ne var ki totaliter karakterlerin ruhbilimsel anlamda doğuş ve oluşumuna ne kadar derinlemesine girersek, bu karakteri sadece ruhbilimsel biçimde açıklamakla daha az yetinir olacağız. Ama bu karakterin ruhbilimsel kabızlıklarının o zaman kabız bir topluma uymanın aracı haline gelecek olmasının hesabını daha iyi verebileceğiz.

“ Theodor W. Adorno” (1954)


*Arthur Koestler, Politische Neurosen, bkz: Der Monat 63,Aralık 1953, s.277

² Theodor W. Adorno, The Authoritarian Personality (Yayın. Max Horkheimer ve S.H. Flowermann) New York, 1950.

¹ “Aile ve Otorite Üstüne İncelemeler” (Yayın. Max Horkheimer), Schriften des Instituts für Sozialforschung, Paris 1936.


* Bu makale Belge Yayınlarından çıkan “Eleştiri, Toplum Üzerine Yazılar -Theodor W. Adorno-” (Türkçesi M. Yılmaz Öner) adlı kitaptan alınmıştır.Kitabı satın almak için bu bağlantıyı kullanabilirsiniz.

Son Güncelleme ( Salı, 08 Aralık 2009 00:08 )
 
Google Account Hacking
Google Account Hacking